TÜRK BEŞLERİ - AHMET ADNAN SAYGUN

ÇOCUKLUĞU VE GENÇLİĞİ

 Ahmed Adnan Saygun, 7 Eylül 1907 günü İzmir’de doğdu. Babası Nevşehir’den İzmir’e göç etmiş olan matematik öğretmeni Celal Bey’di. Celal Bey müspet ilimlerin yanı sıra imamlık yapacak kadar da din bilgisine sahip bir fikir adamıydı. Din üzerine ilk bilgilerini babasından alan Adnan Saygun, üç yaşında Arapça okuyup yazabiliyordu. Dört yaşında İzmir’de İttihat ve Terakki mektebinde ilk okula başladı. 3. sınıfta iki bilinmeyenli denklemleri çözebiliyordu. Aynı tarihlerde Balkan Savaşı (1912 – 1013) devam etmekte ve İzmir’e akın akın gelen göçmenler camilere yerleştirilmektedir. 1914’te 1. Dünya Savaşı çıktığında Adnan Saygun yedi yaşındadır, bugün hala unutamadığı ilk şarkılarını ve “Yol göründü ey gaziler…” gibi seferberlik türkülerini öğrenmektedir. Müttefiklerin İzmir’i bombalaması, sedyelerle gelen yaralılar ölmek üzere olan bir sürü çaresiz insan… Onun ölümle ilk karşılaşması bu acı tablolardır.

1919 yılında İzmir Yunanlılar tarafından işgal edilmiş halde. Herkes perdeleri, kepenkleri kapalı evlerinde oturuyor. Karşılarındaki Rum mahallesinde kiliseye doluşan palikaryalar, ellerinde palalar, bıçaklarla geziyorlar. Evlerinin arkasındaki taşocağına Yunanlıların attıkları yaralı insanların acı çığlıkları bugün hala kulaklarındadır. Onun çocuk ruhunda derin izler bırakan bu acı günlere ait bir anısını bir teyp kaydından aynen aktarıyorum:

“Evimizin arakasındaki taş ocağının sırasında fırın vardı. Sabah çıkan ekmekten alabilmek için gece yarısı üçte kuyruğa girip saatlerce beklerdik. Ben küçük olduğum için beni hep arkaya iterlerdi. Bir gün ne yapıp edip sıranın en önüne geldim. Sabah fırıncı ekmekleri küreğiyle çekerken, küreğin sapı şiddetle burnuma çarptı. Kendimi kaybettim. Ayıldığım, elim, yüzüm kanlar içindeydi. Ekmeklerimi koltuğuma sıkıştırıp eve yolladırlar. Aynı gece yanımızdaki Yahudi mahallesinden bir Yahudi ekmek kuyruğundan dönerken o yaralı ve ölü dolu çukura düşmüş. Sabaha kadar feryat etti. Can derdinden kimsenin bakacak hali yoktu…”

ilk olarak Çanakkale savaşları sırasında adını duyduğu Mustafa Kemal, bu karanlık işgal günlerinde bayraklaşıyor, milletin umudunu bağladığı önder, Kurtuluş Savaşı kahramanı olarak yüceliyordu. Artık, okul çıkışı söylenen marşlarda, “ binler yaşa Sultanım”, “satvetinle, şevketinle Padişahım çok yaşa”nın yerini, ilk müzik öğretmeni olan İsmail Zühtü’nün bestelediği “ Ben bir Türk’üm, dinim cinsim uludur” gibi milli heyecan veren marşlar alıyordu.

Türklük bilinci uyandıkça Yunan baskısı artmaktaydı. Milli Kütüphanede çalışan babasını tutuklayan Yunanlılar, ancak kitaplığın adı “şehir kütüphanesi” olarak değiştirildikten sonra onu serbest bıraktılar. Milli olan her şey yasaklanmaya çalışılıyor ama, fırtına kopmuş bir kere. İzmir’de herkes Anadolu’daki savaşın sonucunu heyecanla bekliyor. Mustafa Kemal kurtuluşun sembolü. “O benim için bir ilahtı” diyor Saygun. “ O zamanlar Türkiye demek Mustafa Kemal demekti. Öl dese hepimiz öleceğiz…” Saygun’un büyük kurtarıcıya bu inancı ve sevgisi ilk operası “Özsoy”dan başlayıp, son eserlerinin en büyüklerinden biri olan “Atatürk ve Anadolu’ya Destan”a kadar çeşitli eserlerinde en güçlü ifadesini buluyor.

Saygun müziği bir ırmağa benzetiyor. Önce bir su akıyor. Çeşitli küçük kollar onunla yavaş yavaş birleşiyor, su büyüyüp ırmak oluyor. Çağlayanlar halinde patlayıp dökülüyor, büyük sulara kavuşuyor. Bu benzetme Adnan Saygun’un yalnız eserleri için değil, kendi yaşamı için de geçerlidir. Artık yavaş yavaş dünyayı kucaklayan bu ırmağın beslendiği kaynaklara geri dönelim.

Yıl 1899. Adnan Saygun’un ilk müzik öğretmeni İsmail Zühtü, İzmir Sanayi Mektebinde okuyor. Yani bu günkü adıyla Meslek Lisesi. Eski Islahhane olan Sanayi Mektepleri, yetim çocukları meslek sahibi haline getirmek üzere Mithat Paşa tarafından kurulmuştu. Venedik’ten gelip Saray’da müzik hocalığı yapan, daha sonra Abdülhamit tarafından İzmir’e sürülen üç müzisyenden bu ikisi bu okulda müzik dersleri vermekteler. Müslüman olup Türk adı alan bu müzisyenlerden Hidayet Bey memleketine geri dönüyor. Asıl adı Alexandro Voltan olan Macar Tevfik Bey daha önce Tuna valiliği sırasında Mithat Paşanın yanında bulunmuş. İsmail Zühtü meslek olarak öğrendiği kunduracılıktan çok müziğe meraklı. Bu Macar Tevfik Bey’den piyano ve armoni dersleri alıyor, mezun olunca önce bir mobilya mağazasında satış memuru olarak işe başlıyor. Fakat devam edemeyip, kendisini tamamıyla musıkiye veriyor. Seslendirilme imkanı varmış yokmuş aldırmadan çeşitli besteler yapıyor. Bunların arasında sonatlar, Hamidiye Zırhlısı için bir senfonik şiir, bir senfoni ve Abdülhak Hamit’in “Tezer” adlı oyunun opera halinde getirilmesi var. 1913 yılında İsmail Zühtü, Adnan Saygun’un babası Celal Bey’in aracılığıyla İzmir İttihat ve Terakki Mektebinin Musıki öğretmenliğine atandı. Okulda kurduğu koroda küçük Adnan’da var. Önce mandolin çalmasını öğrenmiş bulunan küçük Adnan daha sonra büyük bir virtüöz gibi ud çalıyor.

Saygun sınıflarını geçtiğini, ama iyi bir öğrenci olmadığını söylüyor. Sevdiği dersler matematik, edebiyat ve müzik… Kendi kendine ilerlettiği Fransızcası ile eline geçen kitapları tercüme etmeye girişiyor, bir yandan da babasının ve başka yazarların din üzerine yazdıklarını ve söylediklerini karşılaştırıyor, kendine göre bazı sonuçlara varmaya çalışıyor. Bir gün camide vaaz veren hoca, yalan söyleyenlerin alevler üstünde yürüyüp, dillerinden asılacağını, sakatların tanrı tarafından cezalandırılmış kullar olduğunu söyleyince, 12 yaşındaki Adnan itiraz ediyor ve hoca ile teolojik tartışmaya girişiyor. Cemaatinde katıldığı itirazlarla camiden atılması üzerine bir daha gitmiyor. 

Bu arada Macar Tevfik Bey ile başladığı piyano dersleri onu sarmıştır. Gece gündüz başından ayrılmadığı piyanosunda eline geçen bütün notaları yutar gibi çalmakta, ilk beste denemelerine girişmektedir. Saygun’un 12 yaşında bestelediği ilk şarkı: “Maderle peder olup bahane/sevketti kaza beni cihane…” Daha bu ilk satırlarda onun ömrü boyunca işleyeceği yaratılış ve insan kaderi temalarının çekirdeğine rastlamak mümkün değil mi?

Saygun ilk işine 1920 yılında yani 13 yaşındayken başlıyor. 1. Beyler sokağındaki Milli Sinemada filmlere piyano ile müzik eşliği yapması yanı sıra, gişede bilet satmak, projeksiyon yönetmek gibi sinemanın diğer işlerine de bakıyor.

Milli Sinema, Saygun’un babası Celal Bey tarafından, yine kendi çabalarıyla kurduğu Milli Kütüphane’ye gelir sağlamak amacıyla işletiliyordu. İzmir Sanayi Mektebinde matematik öğretmeni olan Celal Bey’in kitap halinde basılan değerli araştırmaları arasında “diyanet açısından Atatürk İnkılapları”, “İlmihal” (din kurallarını öğretmek için yazılmış kitap), “riyaziyatta” (matematik bilgisi) “sıfırın kıymeti ve ehemmiyeti” bulunmaktadır.

Öğretmen maaşıyla ailesini zorlukla geçindirebilmesine aldırmadan, Mlle Amalié Bonal’i özel öğretmen olarak tutarak, Saygun ve ablasının çocuk yaşlarında Fransızca öğrenmelerini sağlamıştı. İşgalin sona ermesiyle, İzmir’den kaçan bir Rum ailenin piyanosunu almasını tavsiye eden bir dostuna, “ben kimsenin malına el koymam” cevabını veren Celal Bey, daha sonra binbir güçlükle para biriktirerek, çocuklarına bir piyano satın almıştı. Celal Bey garip bir önseziyle, büyük bir yaratıcının babası olmanın sorumluluklarını yerine getiriyordu. Ölmeden oğlunu büyük bir sanatçı olarak alkışlamak mutluluğuna ermiştir.

12 yaşında piyanosuna kavuşan Saygun, onu yaratıcılığın doruklarına götüren uzun yolculuğuna başlamıştı.

Bir iki yıl sonra piyano çalmak yetmiyor, kompozisyon yapmak, büyük formlara gitmek istiyor. Armoni öğrenmek gerekli. Ama ne öğretecek kimse, nede öğrenecek kitap var. Bir armoni kitabından bahsediyorlar. O sıralarda yapılan Elhamra Sineması bekçilerinin İstanbul ile ilişkileri var. Onlara rica ediyor. Güç bela kitap İstanbul’dan getiriliyor. Hemen tercüme edip ilk denemelerine başlıyor. Bu arada 15 yaşında liseyi bitirmiştir. Baba Celal Bey endişeler içinde. Bir meslek sahibi olması gerek. Müzisyen ya kahvede, ya da gazinoda çalar, başka şey yapmaz.”sen meslek sahibi ol, bunu da bırakma, ister piyano çal, ister beste yap…  Bunları kendin için yap, ama mutlaka bir mesleğin olsun…” diyerek onu uyarmaya çalışıyorsa da boşuna. Adnan şiddetle direniyor. Hocası İsmail Zühtü “Bunun kafasını kessen, içinden Wagner’in kanı çıkar” demekte. Bunun üzerine babasının arkadaşları araya giriyor ve bir türlü meslek sahibi olmak istemeyen bu çocuğa bir geçim kaynağı, onu müzikten koparmayacak bir iş bulmaya çalışıyorlar. 1923 yılında postanede gişe memurluğu başarısız meslek denemelerinden biri. 9 ay sonra bunu su şirketinde memurluk ve baharatçı dükkanında baharat şişeleri doldurma işleri takip ediyor. Bu iş gayretlerinin yanı sıra 1923’te İzmir’e gelen Hüseyin Sadedin Arel ile iki ay kadar armoni çalışıyor.

O günleri Saygun şöyle anlatıyor:

“Bir yıl sonunda ben 15-20 çeşit iş yapmıştım. Her girdiğim yerden ayrılıyordum. Bana nota satan bir dükkan açması için babama rica ettim. Babamın arkadaşları benden umutlarını kesmişler, yazık bu çocuktan artık hayır gelmez diyorlar. Babam üniversiteye girmem için ısrar ediyor, gitmem diyorum. Nota ve kitap satmak için direniyorum. Babam çaresiz. Sonunda İzmir’de Beyler Sokağı’nda bir dükkan açtık. Ben, nota almak isteyenler dinlemek, denemek isterler, piyano da çalmak gerek, diye piyanomu da dükkana getirdim. Artık kendi dünyama kavuşmuştum. Sabah 7’de geldiğim dükkanda gece yarılarına kadar piyano çalardım. Gelenlere de ne isterlerse yok derdim. Kalkmazdım bile piyanodan. İşte ilk kompozisyonlarımı ben o günlerde yaptım… Dükkan 1924’te açıldı ve 1925’te iflas ederek kapandı.”

1924’ten beri ilkokul hocalığı görevini de sürdüren Saygun 1926 yılında Ankara’ya gidip Musıki Muallim Mektebinde sınava girerek İzmir Lisesi’ne müzik öğretmeni tayin ediliyor.aynı zamanda Milli Kütüphanede kitap memurluğu görevini yapmaktadır. Bu fırsattan yararlanarak kitaplıkta müziğe ait ne varsa tarayıp, bir yıl içinde 31 ciltlik La Grande Encyclopédie’deki tüm müzik maddelerini Türkçe^ye çevirir, bunları 6 ciltlik bir kitapta toplar. Ayrıca Wagner’in hayatını, Richter’in ve Jadassohn’un armoni ve kontrpuan kitaplarını tercüme eder. Bunların yanı sıra kitaplıkta ilgisini çeken ne varsa okumaktadır.

Kur’an-ı Kerim’den sonra İncil’i de okuyan Saygun, önceleri Hz. İsa’dan etkileniyor. Fakat İsa’nın kendisine dert yanan Samirriyeliere umursamaz bir dille “ben kendi koyunlarımı güderim” cevabı, onu düş kırıklığına uğratıyor. Başta Eflatun ve Aristo olmak üzere temel felsefi görüşleri inceliyor. Hummalı bir arayışla kendi iç alemini anlamaya çalışıyor. Bu dönem onun “hiçe-i mutlak” diye adlandırdığı dönemdir. Ölümden sonra hiçbir şey olmadığına inanmaktadır.

Kulaklarında çocukken goygoyculardan dinlediği ilahilerle, Yunus Emre’nin “Divan”ını okuduktan sonradır ki sorularının karşılığını bulmuş olarak duruyor, yeniden Tanrı kavranma ve huzura kavuşuyor. Yedi yaşında ölümün kol gezdiği savaş yıllarında içinde uyanan isyan duyguları, Yunus’un “Divan”ı ile yatışıp, İlahi Aşk ile duruluyor. Saygun “benim yazılarımda baştan beri aşk motifi yatmaktadır. İnsanların birbirini sevmek yerine en büyük vahşeti yapmaları, dost ve kardeş olacaklarına birbirlerini boğazlamaya çalışmalarına karşı duyduğum dehşet, müziğime en çok yansıyan duygularımdadır” demektedir.

 Adnan Saygun’un müzik sığınağı olarak kullandığı dükkanında 17 yaşında bestelediği ilk piyano parçalarından birini, bestecinin 70. doğum gününün kutlanması töreninde bizzat kendisinden dinlemek fırsatını bulmuştuk. O küçük formda Saygun’un bugün aynı çizgide devam eden, vakur kişiliğinin filizlendiği görülmektedir. Hiç kimseye benzemeyen bambaşka bir müzik. Batıdaki meslektaşlarının imkanları, kaynakları, eğitim şartları ile kıyaslanacak olursa Saygun’un bestecilik öyküsü bir mucizedir. İlk senfonisini 19 yaşında lise öğretmenliği görevi sırasında yazmaya başlayan Saygun’un esin kaynağı bir tek plak var. Schubert’in “ 8. bitmemiş senfoni”si… Ondan başka hiçbir senfonik eseri duymamış, dinlememiş. 1-2 yıl önce yani 16 yaşında Goldmark’ın “saba kraliçesi” operasından bir plakta bariton aryasını dinlerken kahkahalarla gülüyor. Bu tarz şan ilk defa dinlendiğinde ona pek garip gelmiş. “Bitmemiş Senfoniyi tekrar tekrar dinleyip, hiçbir enstrümantasyon bilgisi olmadan bir senfoni yazmaya başlıyor…

 Hocamız bu senfonisi hakkında bakın neler söylüyor: “Bugün bakıyorum kendime göre aramalar yapmışım. Schubert’in taklidi değil de içinde Beethoven’in 5. Senfonisi’ne benzeyen bir şey var”. Saygun’un bugüne kadar en çok sevdiği besteci olarak kalan Beethoven ile henüz müziğini bile tanımadan onunla ilk senfonisinde karşılaşması bir tesadüf değildir. Beethoven’in yalnızca 5. Senfonisi’nde işlediği “ölüm karşısında insanın kaderi” teması aslında Saygun’un müziğinde en sık rastlanılan bir duygu ve düşüncedir. İlk eserleri “Ağıtlar” ve “Duyuşlar”dan başlayıp, “Yunus Emre” oratoryosunda “İnsan üzerine deyişler”de yepyeni boyutlar kazanır, sonuçta “Gilgameş” operasında doruğa ulaşır.

1928 yılında devlet bursu ile Paris’e gönderilen Saygun’un en çok ilgilendiği besteciler, Bach, Beethoven ve Wagner’dir. Atatürk’ün resmi ise her an yanındadır. Paris’te öğrencilik yıllarında müzeler, galeriler, kiliseler, konserler bütün zamanını doldurmaktadır. Piyanodan sonra org ta çalmaya başlar. Böylece Hıristiyan kültürünün temeli olan kilise müziğini yakından tanır. Müziğin yanında plastik sanatlarla da ilgilenmektedir. O yıllarda Paris’te eğitim gören Türk ressamlarından Halil Dikmen, Refik Epikman, Hamit Görele yakın arkadaşlarıdır. Daha önce Türkiye’de dostluk kurduğu Burhan Toprak ile ortak bir ilgileri vardır: Yunus Emre… Burhan Toprak’ın yazdığı iki ciltlik “Yunus Emre” kitabı üzerinde konuşup tartışırlar. Yabancı bir kültür ortamının bütün cazibesine rağmen duygu ve düşünceleri kendi toprağından öz benliğinden kopmamaktadır. Bu özellik Paris’te öğrencilik yıllarında bestelediği ve Op. 1 sıra numarası verdiği Divertimento adlı orkestra eserinde de dikkati çekmektedir. 1930 yılında bestelenen “Divertimento” 1931 de hem Paris’te, hem de Varşova’da senfonik orkestralar tarafından seslendirilmiştir.

“Divertimento” sekiz ölçülük tenor saksofon tarafından sunulan bir tema üzerine kurulmuş, tek bölümlük bir eserdir. Görünüşü sonat formu olmakla birlikte, bütün yazı aynı zamanda bir dizi varyasyonlardan meydana gelmektedir. Konservatuardaki öğretmenlerinden Eugene Borell, “Bu eserde senin memleketinin havası var, bunu hep muhafaza etmelisin” demiştir.

1931!de Türkiye’ye dönen Saygun’un Fransa anılarından en canlı kalanlarından ikisi, Lamoureux Orkestrası’nın Ravel’in yönetiminde “Bolero”yu ilk seslendirişi ile Wagner’in “Tannehauser” operasının Paris operasında sahnelenişidir.

Saygun’un Fransa’dan Türkiye’ye döndüğü yıllarda Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı devleti’nden farklı yapısına, yeni topluma bir milli şuur kazandıracak milli kültüre sahip olması için devletin yeni kültür siyasetini bizzat kendisi düzenlemektedir. Müzik, Atatürk’ün en çok ilgi gösterdiği kültür alanlarının başında geliyordu. Döner dönmez Musıki Muallim Mektebi’ne hoca olarak atanan Adnan Saygun o günleri şöyle dile getiriyor:

         “1933 yılı idi. Atatürk’ü, Büyük Nutuk’u söylerken Ankara’da radyodan dinledim. Güzel sanatlardan bahsediyordu. Bu benim yolumdu. Bana yol gösteriyordu. Hem dinliyor, hem ağlıyordum. Türklük ve milli şuur zirveye çıkmıştı. Cumhuriyet olmasa, “Yunus Emre”yi, “Kerem”i, “Köroğlu”nu yazar mıydım? Belki yazardım. Ben, çok sesliliğe Cumhuriyetten önce yöneldim. Beni, bu yola getiren Türklük şuurunun uyanması ve kendi iç alemimdir”.

1934 yılında İran Şahı Türkiye’yi ziyarete geldiğinde,i Atatürk için yeni Türk toplumunun temeli olan inkılapların tanıtılması bakımından önemli bir fırsat ortaya çıktı. Atatürk büyük önderlere özgü önsezisi ile amacına ulaşmak için en etkili gücü, müziği kullanmak niyetindeydi. Konusunu bizzat kendisi vererek bir opera bestelenmesini istedi. “Özsoy” adı verilen bu opera, Türk Milleti’nin doğuşunu, İran ve Türk milletlerinin kökü uzak tarihe dayanan kardeşliğini ifade etmekteydi. Böylece komşu ülke ile dostluk bağları pekiştirilirken, Cumhuriyet Türkiyesi’nin de temel değerleri tanıtılacaktı.

İran şahının gelmesine tam bir ay vardı. Münir Hayri Egeli tarafından yazılan libretto, Saygun tarafından kısa zamanda bestelendi. Sıra provalara gelmişti. Riyaseti Cumhur Orkestrası Şefi Zeki Üngör çalışmalarda gereken yardımı göstermiyordu. Bir operayı teşkil edecek solistler ve koro elemanları yoktu. Provaları yakından takip eden Atatürk, Türk Ocağındaki locasından Zeki Beyin genç Saygun’a çıkarttığı zorluklara bizzat şahit oldu. Öfkelendi. “Bu bir devrim hareketidir” diyerek Zeki Üngör’ü orkestranın başından uzaklaştırarak, şefliğe genç Saygun’u getirdi. Orkestranın yaylı sazlar  grubu İstanbul’dan Cemal Reşit Rey’in kurmuş olduğu yaylı sazlar orkestrası ile takviye edildi. Borulu sazlar grubu  da Ankara’daki asker bandolarından sağlandı. Koro Ankara Kız Lisesi, İsmet Paşa Kız Enstitüsü, Gazi Terbiye Enstitüsü Beden Terbiyesi Bölümünden nota bilmeyen öğrencilerle kuruldu. Solistler Nimet Vahit, Nurullah Taşkıran, Semiha Berksoy ve Halil Bedii Yönetken idi. Saygun, “O heyecan içinde Özsoy’u değil bir ayda, 15 günde yaz deseler yazacaktım” demekte. Temsil büyük bir başarı ile gerçekleşiyor. Atatürk kıvançlı ve gururlu. “İşte gerçek müzik devrimi budur” diyor.

Özsoy’un başarısı üzerine Atatürk, Saygun’dan ikinci bir opera bestelemesini istiyor. Konu yine Atatürk’ün, insanı yeniden yaratma fikri, bir büyük önderin yeni bir ulusu yaratışı, yeni Cumhuriyet insanının doğuşu, Saygun’un eşsiz müziği ile “Taşbebek”te ifadesini buluyor. Saygun genç yaşta bestelediği bu iki ilk Türk Operası Atatürk Musıki devrimlerinin ev somut örnekleri olarak, kültür hazinemizde şerefli yerlerini almışlardır.

Saygun hocalığın ve şefliğin yanı sıra Türk Halk Müziği üzerinde araştırmalar, incelemeler de yapmaktadır. Artık hedef saptanmış, amaç belirlenmiş, sıra konunun en ince ayrıntılarına dek irdelenmesine gelmiştir. Bir Macar müzikologun Türk Halk Müziğini Arap ve İran kökenli gösteren makalesini okuyunca Mahmut Ragıp Gazimihal ile birlikte kendisine yazmaya karar verirler ve müziğimizin özgün karakterini detaylı bir biçimde anlatırlar. Adnan Saygun’un yazısı ile çok ilgilenen Bela Bartok, Halkevlerinin daveti üzerine 1936 yılında Türkiye’ye gelir. Birlikte Anadolu’yu karış karış gezip, son derece ilkel ve zor şartlarda araştırmalar yaparlar. Bu yolculuk Bartok’un ölümüne dek süren bir dostluğun kurulmasına sebep olur. Bu araştırmalar Saygun tarafından “Bela Bartok’un Türkiye’deki Halk Müziği Araştırmaları” başlıklı bir kitap haline getirilerek 1976 yılında Macar ilimler Akademisi tarafından İngilizce bastırılmıştır.

Bartok ve Saygun’un kültürde ulusallığı öngören bu önemli çalışmaları, konferanslar, tebliğler, raporlar halinde sürerken, Ankara’da evrensel müzikçiler bir konservatuar kurulmasının hazırlıklarına girişmişlerdir. Bu iş için danışman olarak Türkiye’ye getirilen Paul Hindemith hem ulusallık kavramına hem de Bartok’a şiddetle karşıdır. Bartok’u küçümser, çevresine halk müziği modasının geçtiğini, artık ulusal müziğin yerini evrensel müziğin alması gerektiğini öğütlemektedir. 1936’da Ankara’da Konservatuar Hindemith’in görüşleri doğrultusunda kurulur.

Genç yaşta parlak başarıların yanı sıra büyük Atatürk’ün de takdirini kazanan Saygun etrafında, bir kıskançlık ve fesat çemberi kurulmaktadır.

Kulağındaki bir rahatsızlık üzerine tedavi için İstanbul’a giden Saygun’un yerine, Riyaseti Cumhur Orkestrasının başına Alman Ernst Preatorius getirilir. Alman lobisi diye bilinen Grup Ankara’daki bütün kültür kuruluşlarında kilit noktalara gelmeye başlamıştır. Bu sıralarda Atatürk İlerleyen rahatsızlığı nedeniyle Dolmabahçe’de istirahatta olduğundan kendi amaçlarının ana hedeflerinden saptırıldığını görebilecek durumda değildi.

1938 yılında Atatürk’ün ölümüyle büsbütün yalnızlığa itilen Saygun, küçük memuriyet görevlerinin yanı sıra olgunluk dönemi eserlerinin ilki olan “Yunus Emre” oratoryosunu bestelemekteydi. “Yunus Emre”nin yazılışı tamamlandığında Saygun 35 yaşındaydı. Kendi düzenlemesine göre, 26. eseriydi. İlk defa 1946 yılında Ankara’da seslendirildiğinde, Saygun 10 yıllık bir gözden düşme döneminden sonra yeniden olağan üstü bir zafer kazanıyor, ünü artık yurt dışına taşıyordu.

“Yunus Emre” Avrupa’da ve Amerika’da 5 ayrı dilde bir çok kereler seslendirildi. Yalnız Saygun’un değil, Cumhuriyet dönemi Türk Musıkisinin de en çok tanınan eseri haline geldi. Çocukluk sırasından goygoyculardan dinlenilen bir ilahiye duyulan ilgi, yaşamın acılarına, insan varlığının esrarına, ölüm karşısında çaresizliğe “Yunus Emre Divanı”nda gençliğinde bulduğu karşılıklar, Tanrı’yı evrensel aşkın esası olarak görmek, olgunluk çağında Türk-İslam dünyasından insanlığa bir kader ortaklığı ve sevi çağrısı olarak ifadesini bulmuştu. 

“Yunus Emre”den sonra, “Kerem”, “Köroğlu”, “Gilgameş” gibi üç büyük opera, “Atatürk’e ve Anadolu’ya Destan” gibi anıtsal bir koral eser, 5 senfoni, çeşitli konçertolar, orkestra, koro, oda müziği eserleri, vokal ve enstrümantal parçalar, sayısız türkü derlemeleri, kitaplar, araştırmalar, makaleler birbirini kovaladı. Bugün Saygun tüm eserleriyle büyük insanlık ummanına karışan ulu bir ırmak gibidir. Ama bu ulu ırmağın başlangıcı da bütün büyük ırmaklar gibi, çocukluktan gençliğe büyüyen küçük birikimlerden meydana gelmektedir.

 

EŞİ İLE TANIŞMASI

 

1938 yılında, Ankara’ya konser vermek üzere gelen 8 kişilik Budapeşte kadın oda orkestrası, Macaristan’a 5 kişi ile dönmüştü. Orkestranın 3 solisti; Salayi İren (Nilüfer Saygun), Lili ve Nanasi Türkiye’de kalmaya karar vermişlerdi. Her üçü de Budapeşte müzik akademisinin yüksek virtüozite bölümünden mezundu.

Salayi İren (Nilüfer Saygun) şan, Lili (Mme. Statzer) keman ve Nanasi piyano virtüözüydü. Üçü de çok parlak izdivaçlar yapıp, yeni ülkelerinde mutlu bir yaşam sürdüler. Nanasi, bir ecza fabrikatörü, Lili ünlü Avusturyalı piyanist ve pedagog Ferdi Statzer, İren ise Adnan Saygun’la hayatını birleştirdi.

Lili ve Ferdi Statzer, ömürleri boyunca İstanbul Belediye konservatuarı’nda ders vererek, ülkemize pek çok değerli sanatçı kazandırdılar.

Salayi İren Nazi baskısı ve yaklaşan savaşın endişesiyle, ülkesini terk etmeye karar verdiğinde, kader onu, Türk Musıki Tarihinin devlerinden birinin eşi olmaya doğru götürüyordu. Tanışmalarını Nilüfer Saygun şöyle anlatıyor: “Cebeci’deki Ankara devlet konservatuarında seri hafta sonu konserleri veriliyordu. Lili ve ben hiç birini kaçırmazdık. 1939 yılıydı, bir cumartesi konserinde Türk eseri çalınacağını duyunca, doğrusu pek memnun olmadık. Daha önce hiç çoksesli Türk eseri dinlemediğimiz için, alaturka musıki icra edilecek sandık. Konseri şef E. Pretorius yönetiyordu. Bestecinin adı A. Adnan Saygun’du. Eser bittiğinde, hayretler içinde kaldık. “Op. 1. Divertimento” ; olgun bir bestecinin kaleminden çıkmış, çok üst düzeyde bir orkestra eseriydi. Besteci sahneye çıkmamış, herkesten uzak, balkonun ıssız bir köşesinden, eserini dinlemeyi tercih etmişti.

Merak içinde bu meçhul sanatçıyı araştırmaya başladık. Kimdi? Yaşlı mı yoksa genç miydi?...

Arkadaşlarımızdan biri, şair Behçet Kemal Çağlar’ı tanıyordu. Ona bu eserin bestecisinin kim olduğunu sorduk;

- Benim arkadaşım. Çok genç ve mütevazı olduğu için ortaya çıkmadı, isterseniz tanıştırırım, dedi. Lili “Hem de nasıl isteriz” deyince, bizi kulise götürdü. Adnan’la tanıştık. Çok ta yakışıklıydı!!!...

Ondan sonra Adnan’la her gün öğleden sonra iş çıkışında Karpiç’te buluştuk. Birkaç ay içinde de evlendik (1940).

51 yıllık beraberliğimizde, yalnız sanatçı olarak değil, insan olarak ta çok üstün vasıflara sahip olduğunu gördüm. Bir büyük yaratıcının yaşamında her zaman görülen, yokluklar ve düşmanlıklara beraberce göğüs gerdik. Çok acı günlerimiz oldu ama beni asla üzmedi. Her zaman düşünceli ve zarifti. Çok mutlu olduk.

Son nefesine kadar ülkesine bir şeyler vermek için çalıştı. Yurt dışındaki konserlerde ülkesini şerefle temsil etti. Onunla hep gurur duydum. İnşallah, benden sonra ve ebediyen Türk Ulusu da böyle büyük bir yaratıcıya sahip olmanın gururunu yaşayacak. En büyük arzum bu. Ona sahip çıksınlar. Atatürk’te bunu isterdi”…

Ahmed Adnan Saygun’un yapıtlarının seslendirme üzerindeki hakları SACEM’e aittir. Yayınlanan bir kısım yapıtlarının telif hakları Southern Music Publishing, New York ve Hamburg’taki Peer Musikverlag’a aittir.

 

YURT DIŞINDA SESLENDİRİLEN ESERLERİNDEN ÖRNEKLER

 

Op. 1: Divertimento (küçük orkestra için, ilk eseri-1930).

·       Fransa, (1931)

·       Polonya, (1933)

·       SSCB (ilk seslendiriliş).

Op. 10: İnci’nin kitabı (Orkestra Düzenlemesi-1984).

·       Belçika,

·       Almanya,

·       İsviçre,

·       İngiltere.

Op. 26: Yunus Emre (Oratoryo-1942).

·       Paris, Lamaureux Ork. - Şef: A.A. Saygun, (1947),

·       New York, NBC Ork. - Şef: L. Stokowski, (1958),

·       Budapeşte, - Şef: M. Erdelyi,

·       Avusturya Radyo Senfoni Ork. –Şef: Hikmet Şimşek,

·       Bremen Radyo Senfoni Ork. – Şef: Hikmet Şimşek,

·       Macar Radyo Senfoni Ork. – Şef: Hikmet Şimşek,

·       Berlin Senfoni Ork. – Şef: Hikmet Şimşek,

·       Azerbaycan Devlet Senfoni Ork. – Şef: Hikmet Şimşek,

·       Moskova Devlet Senfoni Ork. – Şef: Hikmet Şimşek.

Op. 27: 1. Yaylı çalgılar kuarteti (-1947).

·       Paris (1954).

         Op. 29: 1. Senfoni (-1953).

·       Avusturya Radyo Sen. Ork. –Şef: F. Litschauer – 1954

·       Paris, ORTF – Şef: Hikmet Şimşek,

·       Bavyera Radyo Senfoni Ork. – Şef: Hikmet Şimşek,

·       Bremen Radyo Senfoni Ork. – Şef: Hikmet Şimşek,

·       Macar Filarmoni Ork. – Şef: Franz Allers,

·       Hollanda Radyo Senfoni Ork. – Şef: M. Erdelyi,

·       İngiltere Northern Sinfonia Ork. – Şef: David Halsam,

·       Berlin Senfoni Ork. – Şef: Alan Francis.

Op. 30: 2. senfoni (-1958).

·       Berlin Radyo Senfoni Ork. – Şef: H. Şimşek.

Op. 31: Solo Viyolonsel için Partita

·       West Virginia-America –  Solen Dikener (2003).

Op. 34: 1. Piyano Konçertosu (-1958).

·       Paris Colonne Ork. – Şef: A.A. Saygun – Solist: İdil Biret. İlk seslendirilişi -1958.

·       Moskova Sovyet Sinema Ork. – Şef: Niyazi Tagizade – Solist: Igor Zukov.

·       Utrecht Senf. Ork. – Şef: F. Soudant – Solist: Jan Gruithuyzen (konser İstanbul’da gerçekleşti),

·       Tokyo Filarmoni Ork. – Şef: Aritoni – Solist: Gülsin Onay.

Op. 35: 2. yaylı çalgılar Kuarteti (-1957).

·       New york (1958) Julliard Quartet (ilk seslendiriliş).

Op. 39: 3. Senfoni (-1960).

·       Azerbaycan Devlet Filarmoni Ork. – Şef: A.A. Saygun. İlk seslendirilişi (-1963).

·       Moskova Devlet Sinema Senfoni Ork. – Şef: Niyazi Tagizade,

·       Flaman Radyo Senfoni Ork. – Şef: Doneux,

·       Sovyet Devlet Senfoni Ork. – Şef: Feodor Glusçenko - !987.

Op. 44: Keman konçertosu (-1967).

·       Almanya Ausburg Sen. Ork. – Şef: Zanotelli – Solist: Suna Kan,

·       Moskova Devlet Senfoni Ork. – Şef: Veronika Dudarova – Solist: Mikhail Sekler.

Op. 53: 4. Senfoni (-1974).

·       Almanya Bergen Senfoni Ork. – Şef: Gürer Aykal,

·       Finlandiya, Helsinki Senfoni Ork. – Şef: Gürer Aykal,

·       Bakü Senfoni Ork. – Şef: Gürer Aykal,

·       Avusturya Radyo Senfoni Ork. – Şef: Hikmet Şimşek.

·       Moskova Devlet Senfoni Ork. – Şef: Veronika Dudurova.

Op. 57: Ayin Raksı (orkestra – 1975)

·       Moskova Devlet Senfoni Ork. – Şef: Hikmet Şimşek,

·       Bremen Radyo Senfoni Ork. – Şef: Hikmet Şimşek,

·       Romanya Radyo Senfoni Ork. – Şef: Cristescu,

·       Akdeniz Gençlik Ork. – Şef: Mikhael Tabachnik (İstanbul)

Op. 59: Viyola Konçertosu (-1977).

·       Londra Filarmoni Ork. – Şef: Gürer Aykal – Solist: Ruşen Güneş.

Op. 71: 2. Piyano Konçertosu (-1995).

·       İzmir Devlet senfoni Ork. – Şef: Tadeus Strugala – Solist: Gülsin Onay – 1988 (ilk seslendirilişi).

 

BESTELERİ

(BURAYA YALNIZCA SAYGUN’UN OPUS NUMARASI VERDİĞİ BESTELER ALINMIŞTIR)

 

Op.1: Divertimento……….Orkestra için………………………..1930,

Op.2: Suit………………..Piyano………………………………..1931,

Op.3: Ağıtlar:…………….tenor ve solo erkek korosu…………..1932,

Op.4: Sezişler…………….iki Klarnet…………………………...1933,

Op.5: Manastır Türküsü….koro ve orkestra……………………..1933,

Op.6: Kızılırmak Türküsü…soprano ve orkestra………………..1933,

Op.7: Çoban Armağanı……koro………………………………...1933,

Op.8: Klarnet, Saksofon, piyano ve vurma çalgılar için müzik….1933,

Op.9: Özsoy……………..Opera…………………………………1934,

Op.10: İnci’nin Kitabı…...piyano………………………………..1934,

                                           Orkestra düzenlemesi………………..1944,

Op.11: Taşbebek…………opera…………………………………1934,

Op.12: Sonat……………viyolonsel ve piyano………………….1935,

Op.13: Sihir Raksı……….orkestra……………………………....1934,

Op.14: Suit……………..orkestra…………………………….......1936,

Op.15: Sonatina…………piyano………………………………...1938,

Op.16: Masal……………ses ve orkestra………………………..1940,

Op.17: Bir Orman Masalı…orkestra için bale müziği…………...1943,

Op.18: Dağlardan Ovalardan…koro……………………………..1939,

Op.19: Eski Üslupta Kantat………………………………………1941,

Op.20: Sonat………………keman ve piyano…………………...1041,

Op.21: Geçen Dakikalarım….ses ve orkestra……………………1941,

Op.22: Bir tutam keklik……koro………………………………..1943,

Op.23: Üç türkü…………..bas ve piyano……………………….1945,

Op.24: Halay…………….orkestra………………………………1943,

Op.25: Anadolu’dan……...piyano………………………………1945,

Op.26: Yunus Emre………oratoryo…………………………….1942,

Op.27: 1. kuartet…………………………………………………1942,

Op.28: Kerem……………opera…………………………………1952,

Op.29: 1. Senfoni………&

Yorum Yaz